Anasayfa İslam Hakkında Sorular ve Cevaplar Kavramlar VELİLERİN DİLİNDEN M... HAKİKATLER İletişim Language
Murşidi Vefat Eden Hacet Namazı Kılmalımıdır?
Anasayfa » Murşidi Vefat Eden Hacet Namazı Kılmalımıdır? ---
Bir kişinin Mürşidi Vefat ettiği zaman, mutlaka Hacet Namazı kılarak, Yaşayan bir Mürşide Tabii olması gerekmektedir. Mürşide Tabiiyetin farziyeti bugün unutulmuş ve İslamdan koparılmıştır.

Mürşidin gerekliliği, farziyeti artık hiç dikkate alınmıyor. Bir mürşide tâbî olmanın Kur’ân’daki farziyeti, dînini yaşadıklarını zanneden insanların %90’dan fazlası için artık bir mecburiyet değil. Sanki mürşide tâbiiyet onların üzerine farz kılınmamış.

Evvelâ Allah’ın mürşid adını verdiği insan kimdir?
Bunun muhtevasını ortaya koyduğumuz zaman şunu göreceğiz ki her şey çığırından çıkmıştır. İslâm’ın 7 tane safhası vardır:

    * Allah’a ulaşmayı dilemek,
    * Mürşide ulaşmak,
    * Ruhu Allah’a ulaştırmak.

Bu 3 safha Allahû Tealâ tarafından kim Allah'a ulaşmayı dilerse onlar için garanti edilmiştir. Onlar Allahû Tealâ’ya ulaşmayacaklar, Allah onları Kendisine ulaştıracak.

Bunun ötesi:

    * Fizik vücudun teslimi,
    * Daimî zikre ulaşıp nefsi Allahû Tealâ’ya teslim etmek,
    * Muhlis olarak irşada ulaşmak,
    * Cüz’î iradeyi de onun gerçek sahibi olan Allah’a teslim ederek irşad makamına tayin olmak ve mürşid olmak. (28 basamaklık bir İslâm merdiveninin 28. basamağının 5. kademesini ifade ediyor.)

Mürşid, Kur’ân’daki normal bir insan için aşılması lâzım gelen bütün kademeleri aşabilen insan demektir. Bu kavram unutulmakla kalmamış, mürşid müessesi unutulurken, tâbiiyet müessesi de unutulmuş, tamamen devreden çıkmıştır ve insanlar mürşidin farz olmadığını zannediyorlar.
Kur’ân’a bu kadar büyük aykırılıklar bir anda oluşmamış, insanlar 14 asır boyunca adım adım hedeflerden sapmışlardır. İnsanlar Kur’ân’ı rafa kaldırmışlar ve dîn adamlarının ortaya koyduğu görüşler ve kararlarla yönlerini tayin etmeye başlamışlardır. Kur’ân bir umacı haline getirilmiştir. “Siz Kur’ân’ı anlamazsınız. Kur’ân Arapça olarak Araplara indirilmiştir. Sahâbe de Araptı ama Kur’ân’ı anlamak için Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e soruyorlardı.” diyorlar ve de Kur’ân’la bir ilişki kurmanın Kur’ân’ın mânâsını öğrenmeye çalışmanın beyhudeliği, bir hedefe ulaştıramadığı noktasından hareket ediliyor. Asırlar boyunca böyle olmuş. Peki, ama Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvel Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuştur. O’ndan sonra dîn adamları yazdıkları kitaplarla dîni bugüne kadar getirmişlerdir.


5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

“Ey âmenû olanlar; Allah’a ulaşmayı dileyenler, takva sahibi olun. (2. takvanın sahibi olun) ve Allah’a ulaştırmaya size kim vesile olacaksa o vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor. O vesileyi Allah’tan istememiz söz konusudur. Allah’a ulaşmayı dilemek, vesileyi Allah’tan istemek. İşte bizi Allah’a ulaştıracak olan o vesile Allahû Tealâ’nın mürşididir. Ulaştırmakta önayak olan, ulaştırmakta mutlak olarak bulunması lâzım gelen bir müessese, irşad müessesesidir.
Ruhun Allah’a ulaştırılması üzerimize farz mıdır? Allahû Tealâ Muzemmil-8’de diyor ki:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

       Allahû Tealâ: Fecr-28’de “İrciî ilâ rabbiki”buyuruyor.

-89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

“Ey ruh, Rabbine rucû et, Rabbine geri dön.” Bu bir farz hükümdür.
Bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışlar mı? Yani hidayete ermişlerdir. Zumer Suresi 18. âyet-i kerimesine bakıyoruz:

Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır. Allahû Tealâ diyor ki:

-18/KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

“Kim Allah’a ulaşmışsa o zaman o kişi hidayete ermiştir.” ya da “Allah kimi O’na, Kendisine ulaştırmışsa o zaman o kişi hidayete ermiştir.” Demek ki bütün sahâbe hidayete ermişlerdir ve hidayet, ruhun Allah’a ulaşması üzerimize farzdır.
Fizik vücudu Allah’a teslim etmek üzerimize farz mıdır? Fizik vücutlarımıza Allahû Tealâ “Âdemoğulları” diyor. Bu hitapla Âdem’in sulbünden gelen bütün insanların fizik vücutlarını ifade ediyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

-36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

Fizik vücutlarımızı Allah’a teslim ederek Allah’ın kulu kılacağımıza dair Allah’a ahd vermişiz. Öyleyse Allah’a fizik vücutlarımızı teslim etmemiz de üzerimize farzdır.



Mürşidin vasıflarına baktığımız zaman;

1- Onun daimî zikirde olduğunu görüyoruz.
2- Bu sebeple nefsinin kalbindeki bütün afetler yok olmuştur.
3- Allah onların kalp gözünü açmıştır. Dilediği zaman onlara kalp gözlerine fiziğin ötesinde bir şeyler gösterir.
4- Allah onların kalp kulaklarını açmıştır ve o gösterdiği şeyin mahiyetini onlara vahyetmek suretiyle onlara anlatır.

Bu irşad makamındaki kişi bu 4 vasfın ötesinde;

1- Ehli tezekkürdür. Allah’la her an konuşmak, tezekkür etmek imkânının sahibidir.
2- Ehli hayırdır. Devamlı zikrettiği için, daimî zikrin sahibi olduğu için devamlı derecat kazanır. Derecat kazanmak hayırdır, derecat kaybetmek şerrdir.
3- Bu kişi ehli hüküm ve ehli hikmettir. Hakemlik yaptığı zaman veya hâkimlik yaptığı zaman mutlaka adaletle hükmeder. Çünkü Allah’tan sorarak gerçekleştirir ve bu kişi Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetine baktığı zaman 28 basamaktan hangisine giriyorsa onu bir çırpıda söyleyebilecek olan yeteneğin sahibidir. Kur’ân’ın çatısını, 28 basamağı ve muhtevasını çok iyi bilir.

Mürşid bu vasıfların sahibi olan kişidir. Mürşid Allahû Tealâ’nın irşad makamına ulaştırdığı kişidir. Gerçek mürşid odur.
Hayatımıza mürşid ne zaman girer? Önce bizim Allah'a ulaşmayı dilememiz lâzım. Sadece bu dileğin sahipleri için mürşid vardır ve faydalı olur. Bir insan Allah'a ulaşmayı dilememişse, asırlardır Allah’a ulaşan Allah’ın evliyalarına özenmemişse, Allahû Tealâ’dan “Yarabbi, beni de o ermişlerden kıl.” tarzında bir talebi olmamışsa, o zaman o kişinin herhangibir mürşide ulaşması ona bir şey kazandırmaz.
Bir kişi mürşidine ulaşmadan önce mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemiş olmalıdır. Kim 12 tane ihsanla mürşidine ulaşırsa o zaman o kişi hedefine ulaşmıştır.



Bir kişi mürşidine tâbî olmak mevkiine gelebilmek için mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemek mecburiyetindedir. Allah'a ulaşmayı dileyen bu kişi mürşidine ulaşmak için ne yapmak mecburiyetindedir? Allahû Tealâ bu hususu Fatiha Suresinde şöyle anlatıyor:

-1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.

Allahû Tealâ’ya diyoruz ki: “Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden istiane isteriz.” İstiane Allah’tan mürşidi istemenin Kur’ân’daki ismidir. Allah’tan istiane istenir, mürşid Allah’tan istenir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

-16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm'e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah'ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.

Sebîllerin tayini Allah’a aittir. Her mürşidin bulunduğu dergâhtan devrin imamının bulunduğu ana dergâha baş gözüyle görülmeyen, ruhlara ait yere paralel yollar vardır. O yolların her birisi bir sebîldir. Her mürşidin bulunduğu dergâhtan devrin imamının bulunduğu dergâha doğru, dünyanın her köşesinden yollar vardır. Devrin imamı bütün mürşidlerin bağlandığı temel merkezdir.
Öyleyse irşad makamının sahipleri, kendileri o ruhları eğitmek yetkisinin sahibi değillerdir. Eğitim devrin imamının dergâhında oluşur. O tâbî olduğu mürşidin dergâhına gelen ruhlar, oraya 12 tane ihsan alarak geleceklerdir. Demiştik ki; ilk 7 ihsan, başlangıçta tahakkuk eder. Görme, işitme ve idrak etme hassalarının açılmasıyla 7 tane ihsan kişiye verilir. Sonra Allah’ın kalbe ulaşması, 8. ihsan; kalbin nur kapısını Allah’a çevirmesi, 9. ihsan ve Allah’ın göğsümüzü yararak göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açması, En’am Suresinin 125. âyet-i kerimesi gereğince, 10. ihsandır.
Dikkat ettiniz mi? En’am-125’de “Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar.” diyor. Neden? Çünkü kişinin Allah’a ulaşabilmesi, nefs tezkiyesi isimli bir olaya bağlıdır. Nefs tezkiyesi için Allah’ın rahmet, fazl ve salâvât adlı nurlarının nefsin kalbine girmesi gerekir. Bunun için de bir yol şarttır. İşte bu yol En’am Suresinin 125. âyet-i kerimesi gereğince o kişinin göğsünden kalbine ulaşan bir menfez oluşturmak suretiyle Allah tarafından gerçekleştirilir. Kişinin göğsü yarılır, göğsünden kalbine bir nur yolu açılır. Bu, Allah’ın 10. ihsanıdır.
Bu noktadan itibaren o kişi zikir yapmaya başlar; “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah” diye bu kişi zikrettiği zaman Allah’ın katından gelen rahmet ve fazl isimli 2 tane nur, kişinin göğsüne gelir, göğsündeki o yarıktan geçerek kalbine ulaşır ama kalbe sadece rahmet nuru girebilir. Bu nurun girmesini Allahû Tealâ Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde açıklıyor:

-39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbihi, fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

Allahû Tealâ: “Allah o kişinin ki göğsünü yararak göğsünden kalbine nur yolu açmıştır, işte o kişinin kalbine Allah nurunu gönderir. Hiç Allah’ın göğsünü yararak göğsünden kalbine nur yolu açtığı kişinin kalbine gönderdiği nurlar sebebiyle o kişinin kalbinin durumu ile kalbi zikir sebebiyle kararmış ve setleşmiş olan herhangi bir insanın kalbi bir olur mu?” diyor. “Allah’ın göğsünü yararak, şerh ederek göğsünden kalbine yol açtığı kişinin kalbine gönderdiği nur sebebiyle o kişinin kalbi ile kalbi karanlıklar içinde olan kişinin kalp muhtevası hiç aynı olur mu?” diyor. Bir tanesinin kalbi kararmıştır, sertleşmiştir. Diğerinin ise kalbi adım adım aydınlanmaya başlamıştır. Allah’ın rahmet nuru kişinin kalbine girmiştir. Allahû Tealâ Rahmet nurunu kast ederek tek bir nurdan bahsediyor. “Nurlar” demiyor. Burası 11. basamak ve 11. ihsandır.
Bundan sonra ne olur? O kişinin kalbine giren nurların o kişide huşû oluşturması gerekir. Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

-57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.

“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği şeyle (nurla) huşû oluşturması vakti gelmedi mi?” diyor. O kişinin kalbinde %2 nur oluştuğu zaman huşû da oluşmuştur. Önemli mi? Huşû oluşması çok önemli. Çünkü konumuz olan mürşide ulaşabilmek şu Kur’ân’da mevcut olduğu halde, İslâm’da unutulmuştur. Gününüzde insanlar mürşid olmasa da olur diye düşünmektedirler.
Öyleyse bir insanın Allah’tan sorarak mürşidine ulaşması lâzımdır;

    * Fatiha Suresinin 5. âyet-i kerimesi gereğince,
    * Nahl Suresinin 9. âyet-i kerimesi gereğince ve
    * Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesi gereğince.

Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesini bir defa daha söyleyelim:

-5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

“Ey âmenû olanlar, Allah'a ulaşmayı dileyenler, takva sahibi olun.” Yani “İkinci takvanın sahibi olun.” Nasıl? “Kim sizi Allah’a ulaştıracaksa, Allah’a ulaştıran o vesileyi, Allah’a ulaştıracak olan vesileyi Allah’tan isteyin.” diyor. Allahû Tealâ üzerimize farz kılmıştır. İşte bunu isteyebilmek için huşû sahibi olmamız lâzımdır.
Hadid Suresinin 16. âyet-i kerimesinde kişinin nasıl huşû sahibi olduğunu gördük. O kişi huşû sahibi oldu. Allahû Tealâ’dan mürşidini istemesi lâzımdır. Biz Fatiha Suresinde Allah’a diyoruz ki: “Yalnız Senden istiane isteriz.” İşte bu Allah’tan istenecek istianenin nasıl isteneceği, Bakara Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde ifade buyrulmuştur:

-2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Allahû Tealâ: “Allah’tan sabırla ve namazla istianeyi isteyin.” diyor. Bu da üzerimize farzdır. Bu âyet-i kerimeler hem Allah’tan mürşidin istenmesinin üzerimize farz olduğunu söylüyor, hem de Allah’tan istemenin gerektiğini söylüyor. Bu âyet-i kerime iki hususu birden bize bildiriyor. Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesi hem Maide Suresinin 35. âyet-i kerimesi gibi “İstianeyi mutlaka isteyin.” diyor, üzerimize farz kılıyor. Hem de “Hacet namazı kılarak isteyin.” diyor. Namaz kılındığı cihetle isteme mahallinin Allah olduğu kesinleşiyor.
Allahû Tealâ: “Ama bu büyük bir iştir, kebîretun bir iştir.” diyor. Neden? Çünkü kişi huşû sahibi olmamışsa, o söylediğimiz 12. basamağa ulaşmamışsa, kalbinde %2 rahmet birikimi oluşmamışsa, o kişi 100 defa hacet namazı kılsa mürşidini göremez. İşte Allah’ın “İrşad makamını Allah’tan isteyin.” hüviyetini 2 defa farz kılması, şu şekilde sonuçlanıyor: “illâ alel hâşiîn; ama huşû sahipleri hariç.” Yani başkaları için, huşû sahiplerinden başkaları için Allah’tan mürşid isteyip de mürşide ulaşmak bir hayal, çok büyük, çok zor bir iştir. Allahû Tealâ onlara göstermez. Ama Allahû Tealâ: “Huşû sahipleri hariç.” diyor. Bu noktadaki huşû sahiplerinin kim olduklarına bakıyoruz:

-2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

Allahû Tealâ: “Onlar Allah’a mülâki olacaklarına, ruhlarını Allah’a ilka edeceklerine, mülâki kılacaklarına, Allah’a ruhlarını hayattayken ulaştıracaklarına kesin şekilde inananlardır.” diyor. “Huşû sahipleri, Allah’a ruhlarını hayattayken ulaştıracaklarına, ilka edeceklerine kesin şekilde inananlardır. Sonra da ölümden sonra da ruhlarının Allah’a rucû edeceğine inananlardır.” diyor.
Böyle bir insan, bu noktadaki insan;

    * Allah’a inanıyor.
    * İnsan ruhunun ölmeden evvel ulaşacağına inanıyor.
    * Allah’ın bu hususu üzerine defaatle farz kıldığına inanıyor.
    * Allah’a ruhunun ölmeden evvel ulaştırmayı dilerse, mutlaka ulaşacağına da inanıyor.

İşte bu kişi huşû sahibidir. Göstergesi, kalbinde %2 rahmet nurunun 12. basamakta oluşmasıdır.
Su kişi huşû sahibi olmuştur, 13. basamağa gelmiştir, vasıfların hepsinin sahibidir. Allah’a ruhunu kesin şekilde ulaştıracağına emin, kesin olarak buna inanıyor. Bu hüviyetin sahibi olan kişi hacet namazını kıldığı zaman Allahû Tealâ mutlaka ona mürşidini gösteriyor ve kişi mürşidine ulaşıp tâbî oluyor. Ne diyor Allahû Tealâ: “illâ alel hâşiîn; ama huşû sahipleri hariç, onlara mutlaka gösterir.” Diğerlerine göstermez ama onlara mutlaka mürşidlerini gösterir.
13. basamakta kişi hacet namazını kıldı. Allah Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesi gereğince ona mutlaka ya mürşidini ya da kendisine yakın vaziyette olan mürşid vekilini gösterir. Netice değişmez, kişi mutlaka oraya ulaşıp tövbe edecektir. Böylece kişi mürşidine ulaşır, mürsid mutlaka ulaşabileceği bir yerdedir.
Tövbeden murad cereyan almaktır. Mürşid o cereyanın sahibi olan kişidir. Hangi cereyan? Peygamber Efendimiz (S.A.V) her sene Hira dağındaki Nur mağarasına çıkardı, itikafa çekilirdi, 30 gün bazen 40 gün orada kalırdı. 40 yaşına bastığı zaman bir gün Cebrail (A.S) bembeyaz elbiseler içinde insan hüviyetinde göründü. O’na doğru bir adım attı ve “İkra; Oku!” dedi. Peygamber Efendimiz (S.A.V) dedi ki: “Ben okuma yazma bilmiyorum, ümmiyim.” Bir adım daha attı Cebrail (A.S), Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e yaklaştı. Gene “Oku!” dedi. Gene aynı cevabı aldı. Üçüncü adımda: “İkra, bi ismi Rabbike; Rabbinin ismiyle oku!” dedi ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e kollarıyla sımsıkı sarıldı. Allah’ın cereyanı Cebrail (A.S)’e her zaman olduğu gibi geldi, O’ndan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e geçti, ikisi de şiddetle sarsıldılar. İşte bu cezbe, bizim kardeşlerimizde mevcuttur. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bize kadar ulaşan bir cezbe, Allah’ın cereyanı ve bu cereyanın insanlara ulaşması söz konusudur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 30 yıl sonra Hz. Ali sahâbeye diyor ki: “Ey sahâbe, ey benim aziz kardeşlerim, sizlere ne oldu? Bundan 30 yıl evvel ben sizin cezbenizden bu mescidin tavanlarının sarsıldığını bilirim. Ne oldu sizlere?” diyor.
Mürşid iradesini de Allah’a teslim eden kişi, mutlak olarak cezbenin sahibidir. Cezbe mürşidin tanıtıcı vasfıdır.
Kişi mürşidine ulaştığında tâbiiyetini gerçekleştirir. Bu kişi o zaman tâbiiyet sırasında Allah’tan 7 tane ni’met alır.
1- Devrin imamının ruhunun o kişinin başının üzerine gelip, yerleşmesiyle o kişinin kalbine îmân yazılır:

-58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hızbullâh(hızbullâhi), e lâ inne hızballâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

2- Devrin imamının ruhunun o kişinin başının üzerine Allah’ın katından bir olarak ruh gönderilir.
3- Kişinin ruhu vücuttan ayrılır.
Bu kişi mürşidine tâbî olduğu zaman devrin imamının ruhu başının üzerine gelir ve ona Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince o kişinin ruhuna: “Senin yevm’it telâkın, Allah’a mülâki olma günün geldi. Allah’a geri dön.” emrini verir.

-40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

4- Allah o kişinin bütün günahlarını sevaba çevirir. Furkan Suresi 70. âyet-i kerime:

-25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

4-Kişinin ruhu vücuttan ayrılır.
Bu kişi mürşidine tâbî olduğu zaman devrin imamının ruhu başının üzerine gelir ve Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi gereğince o kişinin ruhuna: “Senin yevm’it telâkın, Allah’a mülâki olma günün geldi. Allah’a geri dön.” emrini verir.

-40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

5- Allah'a ulaşmayı dileyip de mürşidine ulaşan ve tâbî olan kişi, böylece kalbine îmân dolduğu için îmânı artan mü’min olmuştur. Bu kişi aynı zamanda da nefs tezkiyesine başlar. “Allah, Allah, Allah, Allah” diye zikir ettiği zaman, Allah’ın katından gelen rahmet ve fazl ve rahmetle salâvât nurları kalbine ulaşır ve kalbindeki Allah’ın yazmış olduğu îmân kelimesine gelen fazıllar yapışmaya başlar. Kalbin nurlar tarafından işgal edilmesi, kapkaranlık olan kalbin bu nurlarla adım adım aydınlanmaya başlaması nefs tezkiyesi adını alır. O kişinin nefsi nefs tezkiyesine başlar.
6- O kişinin fizik vücudu nefsin afetlerine karşı giderek daha büyük bir kuvvetin sahibi olur. Çünkü afetler giderek azalmaktadır.
7- O kişinin iradesi, afetler devamlı azaldığı için, afetlere karşı her gün biraz daha güçlenmektedir.
İşte bunlar, mürşide ulaşıldığı zaman Allahû Tealâ’dan alınan 7 tane ni’mettir.
Bu 7 ni’metten bir tanesi daha derecelerle alakalı olduğu için ikisi bir faktör sayılmaktadır. O kişiye Allahû Tealâ mürşidine ulaştığı güne kadar her kazandığı derecatta 1’e 10 verirken, tâbiiyet anında bu 1’e 100’e çıkar. Sonra nefsinin kalbinde fazıllar % 7’yi bulduğunda o kişi 1. gök katına ulaşır ve Allah o kişiye 1’e 100 vermeye devam eder. Bu nurların her %7 artışında 2., 3., 4., 5., 6., gök katlarına ulaşan ruha paralel olarak, Allah’ın verdiği 1’e 100 sistem, 1’e 200’e, 1’e 300’e, 400’e, 500’e, 600’e ve 700’e çıkar. Ruh Allah’a ulaştığı zaman o kişinin her bir kazandığı derece karşılığında, o kişiye 1’e 700 ni’met verilir. Buraya kadar olan kısım Allahû Tealâ tarafından garanti edilmiştir.
Eğer bu kişi mürşidine tâbî olmasaydı, ne bu 7 tane ni’meti alabilirdi ne de ruhunu Allah’a ulaştırabilirdi. Ama Allahû Tealâ Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişiyi Kendisine ulaştırmayı garanti ettiği için, o kişiyi mürşidine ulaştıran ve ona mürşid sevgisi veren Allah’tır. Yolunda da devamlı olarak yardım eden gene Allah’tır ve o kişinin ruhunu Kendisine ulaştıran da gene Allah’tır.
Nefsi %51 tezkiye olduğu için bu kişi dünya saadetinin de %51’ine sahip olmuştur. Bir de cennetin 3. katı Allahû Tealâ tarafından garanti edilmiştir. Eğer bu kişi mürşidine tâbî olmasaydı bu hedeflerin üçüncüsüne ulaşamayacaktı. Ruhu asla Allah’a ulaşamayacaktı. Bu kişi Allah'a ulaşmayı diledikten sonra mürşidine ulaşmadan ölmüş olsaydı gene Allah’ın cennetine girerdi, 1. kat cennete hak kazanırda. Mürşide ulaştıktan sonra ölen kişiyse 2. kat cennete girer. Ruhunu Allah’a ulaştıran kişiyse 3. kat cennete girer.
Mürşid farzdır, söylediğimiz vasıfların sahibidir.
Anasayfa » Murşidi Vefat Eden Hacet Namazı Kılmalımıdır?

 
Araçlar
       
facebook  googleplus  Twitter  Delicious  Digg this